Sağlık üzerine 5 koca karı tedavisi
Sağlık üzerine 5 koca karı tedavisi

Çocuklarının sağlıklı ve zinde olması, bir annenin en çok önem verdiği konudur, elbette.
Ve anneler, bazen çocuklarının sağlığı için, kulağa batıl inanç gibi gelen, hatta düpedüz koca karı ilacı gibi görünen fikirlerle ortaya çıkabilir.
Peki ama anneler gerçekten bu koca karı tedavilerini uyduruyor mu yoksa bu tedaviler bir gerçeklik payı taşıyor mu?
İşte size bunlardan birkaçı.
Soğuk algınlığı mı? Biraz tavuk çorbasına ne dersiniz?
Herhalde annelerin işe yarar olduğunda direttiği en yaygın tedavi yöntemlerinden biri budur.
Üşütmüşseniz, sürekli burnunuzu çekiyorsanız, size gereken bir kase,sıcak tavuk çorbasıdır.
Elbette bu bir ilaç değildir ama gene de kendinizi iyi hissetmenizi sağlar, öyle değil mi? Peki bu işin ardındaki sır ne?
Tavuk büyülü bir hayvan mı yoksa annelerimiz yalnızca bu söylenceye inanıp bizikandırmaya mı çalışıyor?
Bunun basit bir cevabı olduğunu düşünebilirsiniz. Boğazımız kötü durumdayken, sıcak bir çorbanın elbette işe yarayacağını düşünüyorsunuz, belki de. Ancak tavuk çorbasının yararları bunun çok ötesinde.
Chest Journal’da (aboneliğinizi yenilemeyi unutmadınız, umarız?) yayınlanan bilimsel bir çalışmada, araştırmacılar tavuk çorbasının içerdiği nötrofil kemotaksinin üst solunum yolu
rahatsızlıklarıyla ilintili belirtiler üzerinde iyileştirici etkisi olduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla, sıcaklığı ve içerdiği besin değerlerine ek olarak, tavuk çorbası “mukozal açıklığı arttırma” potansiyeline sahiptir.
Bilimin bu şaşaalı açıklamasının anlamı şu: tavuk çorbası sayesinde burnunuzun akması kesilir.
Buna ek olarak, uzmanlar tavuğun sistein denilen bir amino asit içerdiğini söylemektedir.
Bu amino asit, annemiz tavuğu büyülü bir şekilde lezzetlibir çorbaya dönüştürdüğünde salgılanmaktadır.
Sistein, doktorların bronşit ve solunum yolu rahatsızlıkları yaşayan hastalara reçete ettikleri asetil-sisteindenilen ilaçla aşırı ölçüde benzerlik göstermektedir.
Yani bu açıdan bakacak olursanız, tavuk çorbası gerçekten de bir ilaçtır.
Bal öksürüğe iyi gelir
Çocuğunuzun öksürüklerini kesmek için balın mükemmel bir fikir olarak öne çıkması, muhtemelen bütün eczaneler kapalıyken sabrının sonuna gelmiş
bir annenin mutfak dolaplarını alt üst ettiği bir gecede olmuştur. Ayı şeklinde kavanozlarda karşımıza çıkan bu yapışkan madde, tuhaf bir biçimde, öksürük şuruplarıyla
aynı düzeyde etki göstermektedir. Ve balın plasebo etkisi de, çocuğunuzun öksürükleriyüzünden bütün ev ayağa kalkmışken herkesin yeniden uykuya dalması için yeterli olabilir.
Balın gerçekten öksürüğü kesmede etkili olup olmadığını anlamak için, araştırmacılar balın etkileriyle dekstrometorfanın etkilerini karşılaştırmaya karar vermiştir
(dekstrometorfan, neredeyse bütün soğuk algınlığı ve öksürük ilaçlarının aktif maddesi olmasının yanında, kafayı bulmak için ilaç içenlerin de favorisidir).
Bu amaç doğrultusunda, araştırmacılar, yaşları 2 ile 18 arasında değişen 105 hasta çocuğu üç gruba ayırmıştır. İlk gruptaki çocukların ebeveynleri öksürüğe karşı bal,
ikinci gruptaki çocukların ebeveynleri bal aromalı dekstrometorfan verirken, üçüncü gruptaki çocuklar ise herhangi bir tedaviye dahil edilmemiştir.
Araştırmada, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, dekstrometorfan öksürük ve uyku sorunlarına karşı hiç yoktan iyi sayılabilecek bir etki göstermiştir. Ama asıl şaşırtıcı olan, balın ilaçtan daha fazla etki göstermesi olmuştur.
Araştırmacılar, öksürük üzerinde etkili olanın balın yapışkanlığı ve akışmazlığı olduğunu düşünmektedir. Aynı zamanda, balın içerdiği antioksidanlar da soğuk algınlığının iyileşme sürecinde etkili olmaktadır.
Teşekkürler, arı kardeşler!Ama bir tedavi yöntemi olarak bal kulağa ne kadar inanılmaz gelirse gelsin, bundan daha inanılmazları da var...
Bir kaşık şeker hıçıkırık geçirmek için birebirdir
Hıçkırık, belki de dünyadaki tuhaf batıl tedavilerin yarısının çıkış nedenidir. Bugüne dek hıçkırığa karşı nefesimizi tutmaktan, kafamıza plastik poşet geçirmeye dek sayısız çözüm önerilmiştir
(hıçkırık sorununuzu sizi öldürerek halleden poşet çözümünün çok temiz olduğunu söyleyebiliriz). Ama büyük ihtimalle çoğumuzun aklına ilk gelen, annemizin başvurduğu çözümdür: bir kaşık şeker.
Aslında bir kaşık şeker gerçekten işe yarar mı, bu başka bir konu. Fakat şeker yüklemesi yapılmış çocuk duvarlara tırmanmaya başladığında muhtemelen hıçkırığını unutacaktır.
Aslına bakılacak olursa, New England Journal of Medicine dergisi, hıçkırığa karşı sıradan toz şeker öneren Dr. Edgar Engelman’ın araştırmasını yayınladığında yıl 1971’di.
Belki de annelerimiz bu türden bilimsel yayınları sürekli takip ediyordu.Engelman’ın araştırmasında ulaştığı sonuç, 20 hastanın 19’unda bir kaşık şekerin hıçkırığı hemen geçirdiği yönünde olmuştur.
Belki bu sonuç size çok önemli gelmeyebilirama bir de şunu dinleyin. Bu 20 denektenbazıları 6 saat, bazıları ise haftalardır hıçkırmaktadır.
Belki de Engelman’ın hastalarının çoğu çizgi filmlerde boy gösteren sarhoşlardan oluşuyordu.
Tamam da, şeker hıçkırığı nasıl geçiriyor? Bunun en muhtemel açıklaması, şekerin vagus sinirini (beynimizle karnımız arasındaki sinir) aşırı uyarması olabilir.
Böylelikle vagus siniri,az önce odaklandığı görevden (hıçkırıktan) uzaklaşır. Aynı açıdan, hıçkıran çocuğu altına ettirecek düzeyde korkutmak da işe yarayabilir ancak yanlarında temiz yedek iç çamaşırı bulundurmayan
anneler için şeker çok daha tercih edilir bir yöntemdir.
Kabuğu, ekmeğin en besleyici yeridir
Çocuklar ekmeğin dışındaki sert kahverengi kısma karşı doğal bir memnuniyetsizlik taşırken, anneler ise her gün çocukları için sandviç hazırlarken ekmeğin kabuk kısmını kesmek zorunda kalmanın memnuniyetsizliğini yaşamaktadır.
Bu nedenle anneler nesillerdir çocuklarına ekmeğin en besleyici kısmının kabuğu olduğunu söylemiştir.
Böylelikle anneler bu anlamsız angaryadan kurtulurken,çocuklar da bazı gereksiz işlerden kaçmak için küçük beyaz yalanlar söylemenin faydalarını öğrenmiştir.
Dr. Thomas Hofmann’ın önderliğindeki bir grup Alman araştırmacı, bu fenomeni anlamak için, ekmek kabuğunun kimyasal açılımı ile ekmeğin geri kalanını karşılaştırmalı olarak analiz etmeye karar vermiştir.
Ve bu araştırma yalnızca annelerinin ne denli haklı olduğunu ortaya koymaktan başka bir işe yaramamıştır.
Ekmeğin içinin de dışının da tam olarak aynı malzemeden yapıldığını düşünecek olursak, bu nasıl mümkün oluyor? Bunun açıklaması, pişirilirken ekmek hamurunun “Maillard reaksiyonu” denilen bir süreçten geçmesidir.
Maillard reaksiyonu ekmeğin dışta kalan kısmının sertleşip kahverengi bir ton kazanmasına neden olur (pişirilen ete ve hatta biraya o kahverengi tonu veren de aynı süreçtir). Ekmeğe sahip olduğu lezzeti veren en önemli
etken olmasının yanı sıra, gerçekleştirilen araştırmalar, Maillard reaksiyonunun zararlı maddeleri yok eden antioksidan bileşenler ürettiğini de göstermektedir.
Hoffmann ve araştırmacılar, bir gün öğle yemeklerini yerken, ekmeğin pronil-lisin denilen spesifik bir antioksidan içerdiğini keşfetmiştir. Gerçekleştirilen araştırmalar, pronil-lisinin vücudun kansere karşı kendini koruma
düzeyini arttıran en önemli bileşen olduğunu ortaya koymuştur. Ve işte size bomba bir haber: bu bileşen, ekmeğin kabuk kısmında, ekmeğin iç kısmına kıyasla 8 kat daha fazla bulunmaktadır.
Soğuk hava üşütmenize neden olur
Bu rahatsızlığa ‘üşütmek’ diyor olsak da, aslında uzun zamandır üşütmenin üşümekle hiçbir ilgisi olmadığını, soğuk algınlığının virüslerden kaynaklandığını biliyoruz.
Ama bu gerçeğe rağmen, anneler nesillerdir çocuklarına soğuk havada dışarıda durmamalarını, yoksa üşüteceklerini söyleyip durmuştur.
Soğuk algınlığının geniş kitleler arasında yayılmasıyla hava durumunun bağlantısı, bilim dünyası içinde birçok tartışmaya konu olmuştur. Peki ama soğuk hava teorisinin bir geçerliliği yoksa, neden kışın ortası
“grip ve soğuk algınlığı mevsimi” olarak anılır? Kış aylarında herkes çoklukla iç mekanlarda olduğundan, insanların birbirine yakınlığının hastalıkların yayılmasını hızlandırdığını düşünebilirsiniz.
Ama yalnız yaşayan insanlara ne diyeceksiniz? Bu durumda onların hiçbir zaman soğuk algınlığı yaşamaması gerekir, değil mi? En sonunda bu sorular Cardiff Üniversitesi’ndeki araştırmacıları harekete geçirmiştir.
Araştırmacılar, “soğuk algınlığı mevsiminin” ortasında 180 gönüllü bulmuş ve bir şekilde, bu insanların yarısını, 20 dakika ayaklarını buz gibi suda tutmaları konusunda ikna etmeyi başarmıştır.
Ve ayaklarını soğuk suda tutan deneklerin üçte biri bir sonraki hafta soğuk algınlığı yaşarken, soğukla ilişkisi olmayan deneklerin yalnızca %9’u hastalanmıştır. Yani anneler bir kez daha haklı çıkıyor!
Profesör Ron Eccles, bu durumu şöyle açıklıyor: “İnsanlar üşüdüğünde, bu durum burun bölgesindeki damarların aşırı büzülmesine ve enfeksiyonlarla mücadele eden akyuvarları taşıyan sıcak kanın taşınamamasına neden olur.
” Yani, üşümeyen biri virüs kapsa bile soğuk algınlığı belirtileri göstermezken, üşüyen bir vücut virüsün etki göstermesi için mükemmel bir ortam yaratıyor.
Yani, çocukken öğrendiğimiz gerçekten değerli bir ders varsa, o da annelerin her zaman haklı olduğu ve onları dinlememiz gerektiğidir.
Category:




0 yorum